28 Ağustos 2012 Salı

ara sıra olur böyle şeyler

her şeyi zora sokma ihtimalinin olduğunu tüm yaşadıklarını karmaşaya sevk ettikten sonra farkına varırsın. bugünde yine bu sebepten arıza çıkarmışım dur bakayım listesine ooooo ben ne de çok şey yapmışım farkındalığına vardığında bir çok şeyi kaybetmek üzere olduğunu görürsün. ne onları tekrar kazanabilme umudun vardır ne de yaptıklarını değiştirebilme. sonuçta tüm bunları haketmiş biri olarak uykusuz gecelere hoşgeldin dersin. yine hangi güzelliği mahvedeceksin acaba diye düşünür durursun. ya da elindekiler seni ne zaman bırakıp gidecek diye debelenip durursun. öyle ya sen farkedene kadar onlar birçok şeyi sabırla karşılamışlar, olgunluk göstermeye çalışmışlardır. ancak sen onların bu iyi tavrına dair sınırı çoktan aşmışssın. güzel olan herşeyi berbat etmişsindir  ve geri de bıraktığın mutluluk izlerin mutsuzluk izlerinin altında ezilmiştir. oysa tüm bunları kötü biri olduğun için mi yaptın sen? yoksa içinde çözemediğin nice şeyin farkına yeni vardığın için nasıl baş etmen gerektiğini bilemedin mi? iki türlü de sen artık kredini doldurdun ve toparlamak için çok az şansın var. umarım o insanlar senin tahminden daha çok değer veriyorlardır sana. yoksa yandın umut edecek ışığın bile olmaz.

17 Ağustos 2012 Cuma

Seni Seviyorum- Kahraman Tazeoğlu


Olurda olmazsan buralarda
Yanağındaki küçük çukura saklanmak istiyorum
Uyumak, yüzyıllarca uyumak
İlla isim konulacaksa,
ben masal değil hayat demekten yanayım
Bu yolları yan yana yürümekten yanayım
Erguvanlar açmaya başladı,
Mavimi pembemi ayırt edemiyorum renkleri
Kokuna bir isim bulmaya çalışmaktanda vazgeçtim….
Geldiğinde bir masada kahvemizi yudumlayıp
Heyecanla dedikodu yapacağız
Sana kaçamadan anlatmam gereken aylar biriktirdim…
Biraz sessizlik olacak sonra
Sen hüzünlü gözlerini uzaklara salacaksın
Ben konuşamaycağım karşında cümlelerim topallayacak
Ağır aksak kelimelerle soracağım sana
Nasılsın?
Nasılsın derken bile iyi olman için dualar ediyor olacağım
Hiçbir sözümüz umutsuzluk taşımayacak
Hatta yaşadığımız cehennemin cennete dönüşeceğine bile inanacağız
Herkesin unuttuğu küçük bir çocuğa gülümseyerek
İnsanların koşarak geçerken fark etmediği selpakçı amcanın gülüşüne karşılık vererek
Ve Bırakarak bu dünyanın tüm kandırmacalarını
Kendimize insanca bir yol çizeceğiz
Gelmek isteyen ardımıza düşecek
Gel…
Ama inan bencilce değil bu isteğim
Bir gün hiç gelmemeye karar verecek olursan
Gidersen bavulumu hazırladım…
Geçmişi koymadım içine
Adı geçmiş olan gelecekleri beraber yaşayalım diye
Gitme…
Seni şah damarıma sakladım
Adım atarsan yırtılır derim
Gitme
Ölürüm bir daha ayrılığı kaldıramam yüküm ağır
Susma….
Kelimelerin senin ayak izlerin
Nereye gittiğini bulamazsam ölürüm….
Nereye gidersen git şunu hiç unutma
Seni seviyorum…

Hani bir çocuğun sımsıkı sarılıp
bir bebeği öpüp koklaması var ya
o’sun işte sen
ben seni nasıl sevmem.

İşin kolayına kaçmaktır birinin uğruna ölmek. Seviyorsan, onun için yaşamalısın. Uğruna kavgalara girmelisin. Ölümlere gidip gelmelisin. Yeter ki karşında uğruna ölünmeye değecek kadar büyük seveceğin biri olsun...
Kahraman Tazeoğlu

9 Ağustos 2012 Perşembe

Bir Göç Var Rumeli'den


Bir özgürlük yolculuğuydu Rumeli’den başlayarak Türkiye ‘de son bulan. Kimileri içinse Türkiye’den başlayıp zorlu bir hayat yolculuğuna ortak olmaktı amaçları Rumeli’ye varabilmek olan. Hayat onlara 1923 mübadilleri ismini takmıştı, sadece 1923 te mi gelmişti onlar anavatanlarına 1768 te başlamıştı yıllar sürecek göç dalgası.
   Osmanlı Devleti’nden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan puslu bir yolculuktu bu. Kimi canlar savaşlar da, elleri silah tutamazken düşmanla girdikleri ansız çarpışmada yitip giderken kimi canlarda vatan bildikleri toprak kokusunu kendilerine marş ettikleri kim bilir kaç kuşak yetiştirdiği yuvalarından ayrılma zorunluluğu ile çıktıkları uzun ve acı yolda kaybetti hayatlarını, umutlarını, sevdalarını.
  Kimsesizlik sardı bedenlerini, yüreklerini sardı vatansızlık… Orada doğdular oysaki hayat oradaydı onlar için. Kimisi çiftçiydi, kimisi zanaatkâr, kimisi devlet memuru. Vatandı, topraklarıydı onların nefes aldıkları, ekin biçtikleri, kız aldıkları, evlat yetiştirdikleri. Belki uzaktılar anavatanlarına ama yine de huzurluydular. Savaşlar çıktı bir gün, kanlar sardı etraflarını diğer birçok insanımız gibi, canları gitti, cananları yitip gitti. Onlar farklı bir savaşın askerleriydiler, evlerinden zorunlu olarak göç etme savaşının. Günler süren gemi yolculuklarının, ayrı düşmelerin ailelerinden. Denize sevdiklerini atmak zorunda kaldıkları, iki avuç toprağa mezarı burada kardeşimin, anamın diyemedikleri… Onlar 1923 mübadilleri, açlıkla savaşan, vatansızlıkla baş eden, ömürlerinin sonlarına kadar bir gün geri döneceğiz mutlaka diye hayal kuranlar, annemin mezarı orada bense başka topraklarda deyip gözyaşı dökenler, onlar dilini bilmeden geldikleri Ege’de, Marmara’da, Karadeniz’de hor görülen, zorluk çekenler, onlar bizim köylümüz, onlar bizim Pomak adını verdiğimiz kardeşlerimiz…
   Her mübadil gibi onlarda çıktı uzun vapur yolculuklarına, kimisi akrabalarını bıraktı başka vapurda yolculuk etsin diye. Küçüktü çünkü vapurlar, eskiydi. Kimisini mübadele komisyonu ayrı yerlere yerleştirdi, bölündü aileler, kaç kuşaktır birbirinden ayrılmayan ana baba, kardeşler, belki ayrı düştü sevdalılar. Selanik’ten, Drama’ dan, Karacaova’ dan, Bulgaristan’dan başladı sonu belli olmayan bu mavi yolculuk. Şehir şehir gezdiler, bildikleri bir ortama denk gelene, kalacak ev bulana, uyum sağlayacakları, iş yapabilecekleri bir yer bulana kadar durmadı yolculukları. Bazıları içinse son durak Gelibolu’ydu. Yeni evleri bu küçük ama yüreği büyük, yaşanmışlığı çok olan bir sahil kasabasıydı. O kadar zorlu süreçlerden geçmişlerdi ki kendilerine yerleşim yeri olarak dağ yamacında, ova yamacında ulaşımı çokta kolay olmayan köyler seçmişlerdi: Değirmendüzü köyü,  Tayfur köyü, Bayramiç Köyü ve Yeniköy. Gelibolu’nun dört Pomak köyü. Ataları Kuman-Kıpçak Türkleri olan bu güzel insanlar Pomakça adı verilen Makedonca ve Bulgarca’ya benzerliği olan bir dili anadili olarak benimsemişlerdi. Geldikleri yerlerde konuştukları dil buydu ne de olsa, bırakılır mıydı kolayca. Vazgeçilir miydi alışkanlıklardan, süt böreğinden, tikvinikten, kapamadan hiç.
     Unutulur muydu hiç yüreklerde ki o yangın, sevdiklerini geride bırakmanın acısı, çekilen acılar. Onlar ki yardımseverliklerinden dolayı Pomagaç-Pomak ismini alan, Osmanlı Devleti döneminde anavatanlarına hiçbir şartta yardımlarını esirgemeyen, ama bugün acıları, kaybettikleri çokta hatırlamayan cefakar mübadiller, göçmenler. Sadece mübadil olmadı ki onlar Bulgar zulmünden de kaçtılar, dilleri yasaklandı, işkencelere maruz kaldılar. Onlar ki bir dönemin gözü yaşlı anneleri, kahırdan ölen insanları. Gönüllerine dokunabilirsek bu güzel insanların ne de mutlu eder biz Pomakları. Haydi, gelin gönül dostu olalım, bilelim bu ülkede bir de Pomakların olduğunu.   

16 Haziran 2012 Cumartesi

Baba Demek Can Demek


   Fırtınalı bir kasım sabahı tutmuş annemin doğum sancıları…  Gelibolu Hastanesi’nin henüz gelişmediği, tozun toprağa karıştığı zamanlar, tam 21 yıl öncesi. Annemin doğum sancılarının artmasıyla birlikte babamda taksiyi çağırmış, yetiştir bizi gemiye diyerek. Gemiye binilecek oradan Lâpseki’ye daha sonra Çanakkale’ye varılacaktı istikamet bu yöndeydi tam 21 yıl önce. Normal bir zamanda uzun gelmeyecek bu yol o gün babam için hayatının en uzun günü oldu; geminin kaptanı annemi görünce kalkmış haldeki gemiyi iskeleye yanaştırarak annemi aldı ve yoluna öyle devam etti. Babamın hayatının en uzun günü de o an başladı.        Evliliklerinin başından itibaren hayalini kurdukları çocuklarına kavuşmak için kalan sayılı dakikalar.. öylesine uzun, öylesine şaşkın, öylesine mutlu, öylesine endişeliydi ki… Refakatçi alınmayan hastane koridorlarında babam uzun saatler bekledi, bekledi. Sonra müjdeli haberi veren hemşireyle birlikte bir buket çiçek almış halde odamıza geldi, küçük gamzeli kızını gördü ve adımı daha o an koydu: Gamze
    Babam için geçmek bilmeyen saatler nihayetinde benim kucağına verilmem ile mutlu sona dönüştü; babam artık benim babam olmuştu, gün ışığı gibi doğduğum hayatına tam 21 yıldır ortak olmaya devam ediyorum. 21 yıl önce beni bir bebekken kucağına alan acemi bir babayken,  şimdi ise üniversite mezuniyetimi gururla bekleyen bir baba o.  Zaman öylesine hızlı aktı ki ben babamın elinden tutup onunla koşup oynayana kadar anneannelerimizin babaannelerimizin dediği “gelinlik kız” oldum.
    Babamı yıllar boyunca bizim için çalışırken gördüm hep, sabahları erken çıkar eve geç gelirdi. Kimi zaman çok yorgun olurdu, kimi zaman canı sıkkın. İşte öylesi anlarda anlardık ki babamı üzen bir şeyler olmuş çalıştığı yerde, onu üzen neyse bizde üzülürdük en az onun kadar. Nasıl üzülmem o benim babam! O benim kahramanım! O benim ilk aşkım!  O benim hayatımda yanıma eş olarak seçeceğim adamın benzemesini istediğim yegâne insan, tek insan.
   İlk kez denize onun omuzlarında girdiğimde üç yaşındaydım. Korkak, çelimsiz sarışın bir kız çocuğu. Başka bir çocuğun kolaylıkla dövebileceği o küçük kız babasının omuzlarında dünyayı fetheden bir sultan olurdu, babam var ya diğerleri kime neymiş! İlkokul birinci sınıfa başlarken dökülen dişlerimle ben babamın elinde yürürdüm okul bahçesine, bir yanımda annem. Babam öyle bir adamdı ki ben hiç hatırlamam okuldaki yapılan kutlamaları kaçırdığını, geçte olsa hep gelirdi beni izlemeye.
   Yıllar geçti küçük kızı yanından ayrılmak için yola çıktı, üç kişilik aile Ankara yollarına düştü. Küçük kızları üniversiteyi kazanmıştı ve yanlarından ayrılıyordu. Artık tek başına bir bireye dönüşecekti. Hiç istemedi babam küçük kızının yanından ayrılmasını, nasıl istesin küçük kızıydım ben onun… İlk kez ağladığını gördüm babamın, 18 yaşında küçük kızını Ankara’da tek başına bırakırken. İlk kez böylesine üzüldüğünü gördüm babamın ben, küçük kızına veda ederken dayanamayıp, gözlerinde süzülen yaşlarla.
    Ben babamın küçük, çelimsiz kızı, şimdi ondan kilometrelerce uzakta bu satırları yazıyorum. Babalar Günü’nde onun yanında dizinin dibinde olup, saçlarımı okşadığı o günlerin gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Çünkü baba demek can demek, baba demek aşk demek, baba demek fedakârlık demek. Tüm fedakar babalarımızın babalar günü kutlu olsun, sevgiyle kalın… 

24 Nisan 2012 Salı

aşk ile mantık

aşkın içinde mantık yoktur sevgili... en başından beri ilişkmizi altı harften oluşan şu "mantık" kelimesine uydurmaya çalıştın, uymaz sevgili. aşk ile mantık dost değil düşmandır çünkü. aşık olan hiç kimse yaptıklarını, yapacaklarını ve yapmış olduklarını hesaplayarak yapmaz, sadece yapar. aşkın büyüsüde buradadır zaten. düşünsene her hareketini mantık ile düşünerek yaptığında ne anlamı kalır ki yaşanılan ilişkinin,arkadaş olur çıkarsınız. birbirinize bakarken hissettiklerinizi planladığınızı, mutluluğunuzu sınırlandırdığınızı mantık ile ya da çektiğin acının mantıklı olup olmadığına karar vermeye çalıştığını düşünsene ne kadar sıkıcı olurdu. hayatın her alanında düşünerek adım atmak zorunda olduktan sonra bu özgürlüğü adım atabileceğin tek yeri çok sevdiğin aşkının kalbini neden mantık zehri ile doldurasın ki. bırak martıların nereye çırptıkları belli olmayan kanatları gibi pır pır etsin gönlün, bırak aşkın akışında debelen. gerekirse en doruğuna çık mutluluğun gerekirse acının dibine vur, kavga et. ama gönülden hissederek yap bunları akıllıca olup olmadığını ölçerek değil, aşk mantıkla dost değildir sevgili, dost etmeye çalışma onları. kapıl aşkın baş döndüren etkisine, yaşa ve gör sadece.

20 Nisan 2012 Cuma

Ağzımın Tadı

Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Boğazımda düğümleniyorsa lokma, 
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,
Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,
Bu darağacı suratlı toplum!

Oktay Rıfat Horozcu

Bazen



bazen korkuyorum seni sevgimle korkutmaktan,
bazen öylesine çok seviyorum ki seni söylemekten korkuyorum,
bazen öylesine öylesine acıyor ki derinden  kalbim, susup kalıyorum.
bazen öyle çok düşünüyorsun ki beni mutluluğum katlanıyor
bazen öyle kızıyorsun ki bana korkuyorum öfkenden
bazen öyle tatlı oluyorsun ki öpücüklere boğmak istiyorum seni
bazen öyle cevaplar veriyorsun ki beni sevmediğini düşünmeme yol açıyorsun
bazen öyle bir bakıyorsun ki bana,
tüm bazenler eriyor, geriye bir tek sen ve ben kalıyoruz...

19 Şubat 2012 Pazar

Gözyaşlarının etkisiyle akan rimelim yastığımda yeni şekiller oluşturuyor artık. Öylesine uzak geldiğin zamanlarda sıkıca tutup yastığımı sana söyleyemediğim tüm cümleleri gözyaşlarımla anlatıyorum ona. Elimi uzatıyorum sana tut, sakın bırakma diye sense geri çeviriyorsun elimi. Tutmayı bile denemeden… öylesine darmadağın oluyorum ki böylesi zamanlarda, koyduğun duvarları aşamıyorum. Hayat bu her şey olacağına varır derler ya büyüklerimiz varmasın her şey olacağına sen bana var istiyorum ben.  Biz hayata göre yaşamayalım bu dünya da hayat bize göre yaşasın. Nefes alış verişlerimizi kader belirlemesin biz öylesine bir çizgi çizelim ki kendimize kader yol vermek zorunda kalsın bize. Ben böylesine istedikçe seni, sen hep bir adım uzaklaşıyorsun  benden. Tutamıyorum, yetişemiyorum sana. İzin vermiyorlar sanki sana yetişebilmeme, belki de sen vermiyorsun izin ben anlayamıyorum. Anlamak istediğimede emin değilim açıkçası…
Şimdi uzaklardan baktığım sevgiliye bir zamanlar ne kadar yakındık demek istiyorum, hey silkin ve kendine gel, bizi harcıyorsun böyle yaparak. Duyuyor mu sesimi bilemiyorum, artık kolay kolay tahmin edemiyorum seninle ilgili şeyleri. Ben sadece sev istiyorum beni, hep olduğu gibi sana özgü kokunla gel bana, yine güldür beni. Tut elimden yine, yürüyelim yollarda… 

13 Şubat 2012 Pazartesi

Sevgi Dediğimiz Şey

Sevgi, kaybettiğimiz bir anlam artık dizelerde okuduğumuz, şarkılarda dinlediğimiz…  Yitip gidenlerimizin arkasından söylediğimiz birer sözcük... Oysa eskiden ne kadar çok anlam ifade edermiş sevgi kelimesi, insanlar sevdikleri için üzülür, onlar için yapabileceklerinin en iyisini yapmak isterlermiş. Sevgi çeşitli biçimlerde vücut bulurmuş kendisine; anneye, babaya, sevgiliye, vatana daha birçok şeye. Sevgi öylesine güçlüymüş ki hayatın her yanında ona rastlamak mümkün, öylesine kuvvetli bir duygudur ki sarar tüm benliğinizi ve kaplar sizi.
 Eskiler sevgiyi en güçlü bağ olarak tanımlarmış, hesapsız ve masum. Bugün öylesine hesapların döndüğü bir hale gelmiş ki üstünden kimseye sadece onu sevdiğiniz için el uzatamaz duruma gelmişsinizdir. Oysa öyle tanıdıktır ki sevgi, siz o insanı yıllardır tanıyor gibi hissedersiniz onu sevdikçe, elleriniz onunkini tuttukça öyle mutlu olursunuz ki… Ellerinizin birleşmesiyle sevgilerinizde birleşir, güçlenir. Ya da başınızı yasladığınız bir omuz olur sevgi, ağlar ağlar içinizdeki hüznü atarsınız, hatta ona devredersiniz. Sevgi alır o hüznü kendi içine hapseder, siz ise sevgiyi hissedersiniz sadece. Hüznün gözyaşları yerini sevginin mutluluğuna bırakır. Bazen de sevgi size kendisini sunar, ona danışın diye. Yanlışlarımızı, hatalarımızı görmede sevgi etkili olur, hata kapısında ki yolu o açar bize. Böylece sevgi hatalarımızı anlamamızı sağlar, sevdiklerimize geri dönebilelim diye.
Bazen de sevgi en acı hayal kırıklıklarımızı unutabilmemiz, affedebilmemiz için kendini siper eder. Sıkı sıkı sarar bizi, öfkemizi alır içimizden sevgi galip gelebilsin diye öfke ve hayal kırıklığıyla savaşır. Gönlümüzden tutar bizi kıran ve bizden af dileyen insana götürür. Der ki O da senin gibi insan, o da hata yaptı ama pişman, affet hadi sevginizin hatırına! Der ki insan bu hatalarıyla doğan tek varlık, kırmaya en müsait olanı. Ama sevmeyi en iyi bileni, en derinde hissedeni. Hadi tut elinden kaçmasın, yitip gitmesin. Hadi tut gönlünden senin sevginle iyileşsin, unuttuysa eğer sevmeyi yeniden keşfetsin. Çekinme ona sevmeyi öğretmekten, hem belki sende kırdın onu. Sevgi öyle güçlüdür ki, öyle derinden gelir ki her türlü zayıflığımızı onunla kapatırız, ona elini verdiniz mi sizin korkmanıza gerek yoktur artık. O size her türlü güçlükle, hatayla baş etmeyi öğretecektir, düştüğünüzde yanınızda bulacağınız tek şeydir o. Hastalandığınızda sizi iyileştirecek en önemli şeydir.  Ölürken ruhunuzu uğurlayacak en değerli şeydir o.
Sevgi bazen de anne babadır. Elini tutmaktır çocuğunun, büyüdüğünü görmektir. Onun mutluluğuna tanıklık etmektir. Sevgi bazen de hayatınızı adadığınız çocuğunuzun sizden kayıp gidişine tanıklık etmektir. Uzakta da olsanız çocuğunuza sizin için en değerli varlık olduğunu hatırlatmaktır.
Bazen de sevgi vatandır, topraktır, ülkedir. Derindedir yeri, vazgeçilmesi en zor olanlardandır. Sizin elinizden almak isteyenlere canınızla karşı koymaktır. Gözyaşıyla sulamaktır, kalpten derinden ağıt yakmaktır.
Sevmek yaşamak demektir, sevginin olmadığı bir yerin hiçbir anlamı yoktur. Sevmek küçük bir tohum ekmekle başlar yüreklere, sonra o tohum filizlenir içinden sevgi çıkar. Herkese, her şeye  karşı ama herkes, her şey içindir. Sevmek yüreklerin tamlığıdır, sevemezseniz eksik kalmaktır. Yüreklerin sahip olduğu huzurlu bir tınıdır sevgi, hadi kayıp gitmesine izin vermeden tutun onu sıkıca, sunun sevginizi herkese, her şeye. Eski bir sözcük olmasın arkasından ağıt yaktığımız insanların. Var olalım yeniden sevgiyle bu dünyada. Sevgi sizinle olsun, sevmek sizi var etsin, sevgiyle kalın.

31 Ocak 2012 Salı

aşkın araf zamanı

Aşkın Araf zamanında karşılaştık biz seninle sevgilim. Ruhlarımız büyük bir savaşın ortasında kalmıştı; ağır yaralı ve sessizdi. Yaşadıklarına isyan etmekten vazgeçmiş, kabullenmişti. Kabul edene kadar ruh defalarca parçalanmış defalarca ağlamış defalarca acı içinde kıvranmıştı. Ruhunu parçalayan O’na defalarca elini uzatmış, defalarca affetmişti O’nu. Her seferinde bir başka sevmişti O’nu. Sarmıştı tüm sevgisiyle, öyle çok sevip sarmıştı ki O’nu hayatının belki de en acı dolu anlarını en güzel anları olarak görüyordun. Zaman senin affediciliğini değersiz kılmıştı çünkü artık senin onu sevmen, onu sarman bir anlamını yitirmişti. Artık ruhun sevgiyle değil öfkeyle acıyordu. Uğraştın onun yanından onun o yok eden sevgisinden kaçabilmek için. Hayatın seni terbiye etme, seni büyütme yoluydu bu belki de.  Şarkılar seni anlatıyordu, her duyduğun müzikte onun canını yakması vardı. Kaçtın defalarca ondan ama o ger seferinde yakaladı seni, tuttu elinden bırakmak istememişçesine. Öyleydi aranızdaki bağ kırıp döken ama bırakmak istemeyen. Gün geldi artık ellerini tutması anlamsızlaştı, artık onsuzda yürüyebiliyordun yolunda. O olmadan aldığın nefes yakmıyordu artık canını. Sen ondan vazgeçebilmiştin nihayet, ruhunu özgür kılmıştın. Hem kendi ruhunu hem de onunkini. Uğraştı ellerini tutabilmek için, çabaladı sonunda o da anladı sen artık onsuz uçabiliyordun gökyüzünde. O da bunu denemeye karar verdi sen yapabiliyorsan pekâlâ o da yapabilirdi. Denedi ellerini senden ne kadar uzak tutabilecekse o kadar uzağa uçtu. Sen nefes aldın, o nefes verdi. Hayatlarınızı ayırmanın, birbirinizi acıyla kutsamanın yerini artık ayrı şehirlerde yepyeni hayatlar aldı. Hayatlarınızın geri kalanında artık sizin büyümenizi sağlayan birer anıydınız. Zaman aktı yıllar geçti ben seninle karşılaştım sevgilim. Tahminsizliğin, bilememenin denizinde yüzerken sen uzattın elini bana. Kırgınlıklarımı üstümde taşıyordum oysaki! Ona rağmen tuttum elini. Hiç beklemediğim kadar sıcaktı nefesin, içtendi gözlerin… Kırgınlıklarım omzumda bana öyle sinsice sırıtıyordu ki. Neden daha önce sen tutmadın elimi diye öyle hayıflandım, öylesine istedim ki… elini tutamadığım her an için kızdım sana bir başkasının elini o kadar sevgiyle uzunca süre tuttuğun için. Oysa onlar seni bugüne yani bana hazırlamışlar bilemedim sevgilim. Onlar bana seni armağan etmişler, benimle yürüyebilesin diye o papatya kaplı yolda. Elimi kolay kolay bırakmamayı öğretmişler sana sevgilim, sıkıca tutabilesin diye elimi, düşmeme ne olursa olsun engel olman için. Sevmeyi öğretmişler aşkım sana kalplerimiz bir olsun, aynı şeyleri hissedelim, düşünelim, sevelim diye. Acı çekmenin aşkla eş değer olmadığını, gözlerimizde gördüğümüz mutlulukla, başımı omzuna koyduğumda hissettiğimiz huzurla yoğurmayı aşkı öğrenebilesin diye seni bana yollamışlar sevgilim…  özlemenin güzelliğini öğrenelim seninle sevgilim, aşkı aşka katarak çoğaltalım, yanımda ol yeter ki…

29 Kasım 2011 Salı

Babaannem

Babam için…

Hayat dediğimiz yol bizi farklı yöntemlerle sınar. Sınadığı yöntemler kimi zaman bizi bir adım daha ileriye götürür kimi zamanda tarifi olmayan bir acıyla baş başa bırakır. Acıyla yüzleştiği zaman insanın tek bir sığınağı vardır o da sevgi. Sevgi, yüreğin derinliklerinden gelen güçlü, sarmalayan, affeden, kızan, üzülen, tutkulu bir annedir adeta. Her durumda her hatanda affedilmeni sağlayan, en ufak yaranda sana senden daha çok üzülmesine neden olan, en çokta annelere yakışandır sevgi. Anne sevgisi başkadır; evladı için aç kalır, dayak yer, öyle anlar olur ki gurur tanımaz gider yardım ister insanlardan, koşturur durur hiç durmadan yeter ki iyi olsun diye evladı, an gelir çok kızar evladına ona bir şey olacak diye, bazen de tutar elinden götürür bir ustaya, çalışsın da bir meziyeti olsun diye evladının.

Kimi zaman baba olmaz annenin yanında, göçer gider onlardan önce, onları bırakıp. O zaman anne olmak daha da zorlaşır çünkü o artık hem annedir hem babadır. Herkes gelir acısını paylaşmaya ama kimsenin içi yanmaz onun ki gibi. Anne iki defa yanar çünkü hem sevdiği insanı kaybetmiştir hem de evladı mahrum kalacaktır baba sevgisinden. Böylesi zamanlar da herkesten daha güçlü olur anne, dik durur, iş sahibi değilse iş arar bulur, ekmeğini tırnaklarını kanatarak kazanır, yorulmaz hiç hep dimdik durur çalışır. Ağlamaz çocuklarının yanında, hep mağrurdur, öğüt verir onlara, asla unutturmaz babalarını.

Sonra bir gün evladı büyür koca adam olur, artık ayrılma vaktidir annesinin yanından. Çıkar doğup büyüdüğü köyden, gider başka yerlere. Para kazanır annesinin yanına gider, büyüdüm bak artık para kazanıyorum diye. Âşık olur, anne ben artık yuva kurmak istiyorum der, buldum aradığım kızı. Anne gelir bakar, evladının bulduğu kıza, kimdir nasıl biridir? Bakabilecek midir onun baktığı gibi evladına, onun sevdiği gibi sevebilecek midir? Her an tetikte bekler yüreği, üzülürse evladı sarabilsin diye yarasını. Varsa hatası evladının düzeltebilsin diye… O beklerken öğrenir ki evladı baba olacaktır, artık o babaannedir. Hem annedir, hem babaannedir. Daha çok sever canının canını. Belki belli edemez, belki belli eder ama çok sever.

Zaman öyle hızlı akıp gider ki yetişemez hızına, uyduramaz ayak. Hastalanıverir hemen, narin bedeni dayanamaz senelerin yüküne. Artık evlattadır sıra anneye bakmak için, tutmak için ellerini, sarmak için onun o kırılgan yüreğini. Evlat öyle üzülür ki annesinin hastalığına, çok uğraşır annesi iyi olsun diye. Elinden ne geliyorsa yapar, didinir. Ama olmaz. Uğraşları annesini tutamaz elinde, gitme vaktidir çünkü artık… Gidince annesi onu bırakıp, kalır geriye boşluğu. Toprak kokulu babaannemin boşluğu, saramadığım, son kez elini tutamadığım… Melekler seninle olsun babaannem, tutamadığım elini onlar tutsun.

17 Ekim 2011 Pazartesi

durak.

hayat yolunuzda ilerlerken hiç beklemediğiniz duraklarla karşılaşırsınız. kimi duraklar sizin yanıldığınızın göstergesi olurken kimi duraklar ise beklenmedik anların güzel sürprizleri olarak karşınıza çıkar.bilinmedik duraklar binerken ya da bilmediğiniz bir anda inmek zorunda kaldığınızda hissettiğiniz garip bir boşluk olur önce. eğer yaptığınız,adım attığınız,el uzattığınız şeyler un ufak olmuş,beklentileriniz boşa çıkmışsa içiniz acıyla dolar. hayal ettiklerinizin kurumuş bir yaprak gibi döküldüğünü gördükçe içinizde ki acı keskin bir hal alır,en sivrisinden bir bıçak görevi görür ve sizi o anda hayatla bağınızı koparıverir. içinizde hissettiğiniz acının şiddetiyle küçülür küçülür kimsenin sizi göremeyeceği bir hal alır ve kendi acınızda boğulursunuz. nefes alamadığın ve zihnini netleştiremediğin için nedenini bile hatırlayamadığın acı denizinde gelgitlerle boğuşur ve sonunda en derinde kaybolursun. başka yerlerde başka duraklarla karşılaşırsanız eğer dikkat edin hepsi mutluluk satıcılığı yapar ama hiçbirine inanmayın, sonunda sizi bekleyen şey mutsuzluk olacak.

6 Eylül 2011 Salı

sustum,konuştum,yazdım.: ben çocuğum

sustum,konuştum,yazdım.: ben çocuğum: Ben bu yazıyı yazarken tarih 23 Nisan yani Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız. Her sene büyük coşkuyla kutlanan, her ülkeden onlarca çocu...

sustum,konuştum,yazdım.: hiç.işte.

sustum,konuştum,yazdım.: hiç.işte.: Hayatsızlığından dem vurma günleri gelir bazen insanoğlunun. Kırgın ve yılgın olduğu zamanlarda inanca tutunmak ister. Yeniden yaşabileceğ...

5 Eylül 2011 Pazartesi

hiç.işte.

Hayatsızlığından dem vurma günleri gelir bazen insanoğlunun. Kırgın ve yılgın olduğu zamanlarda inanca tutunmak ister.  Yeniden yaşabileceğine olan inanca. Uzatır elini, açar kulaklarını dayar başka insanların kalplerine,duymaya çalışır,hissetmeye,var olduğunu bilmeye. Zaman geçer,ne kadar kalırsa kalsın öyle, ne kadar öğrenmek isterse istesin kimseden gelecek o tiz çığlığı atacak bir kalp ritmini alamaz. Yalnızlığı,içine düştüğü aldatılmışlık hali sarmalar onu sıkıca, kollarından kurtulmak ister o kirli çıkı sarmaşığın,gevşetsin ister onu saran kollarını,çaresizliği örmesin üstüne örümcek ağını. Çok ta şey istemez aslında ya insanoğlu, birazcık umut işte hepsi o kadar. Nefes almaya yetecek kadar, yeniden sevmeyi isteyecek kadar, tüm tökezlemelere rağmen koşmaktan vazgeçmeyecek kadar. Aldığı nefese sahip olacak kadar, şükredecek,vazgeçmeyecek kadar.
Oysa hayatsızlığından dem vuran insanoğulları istemez,hissetmez,savaşmaz,sadece bekler. Biri gelipte onu hayata döndürene kadar. Öylece inançsızca,bilinçsizce dururlar. Yılgınlığa teslim,kırgınlığı nefrete dönüşmüş bir öfke seli halinde. Beklemekle geçirdiği her an onu taşlaşmış duygulara sürekler. Bir süre sonra hissedemez,isteyemez,sevemez,koşamaz hale gelir. Kırılmayan,sevmeyi bilmeyen bir adam olur,hayatı algılama işlevleri söner ve ölmeye mahkum olur. Geri de bıraktığı acı yüklü dizelerle .Geride bıraktığı hayatın ölümden sonrada değişmeyecek oluşuyla.

3 Eylül 2011 Cumartesi

yalnızlığın refahı

O,söylenecek sözlerin bittiği yerdeydi. Bir uçurum kenarında... Ruhundaki kara deliklere girip çıkanlara hakim olamadan, yalnızlığın son damlasında bulmuştu kendisini. Ağlamaktan şişen gözleri çok şey ifade ediyordu aslında.
Şimdi karşısında duran tek adamda bırakıp gitmişti onu. Tek başınaydı. Uzun süre öylece kaldı. Nitekim telefonun çalmasıyla kendisine geldi. Fakat açmadı telefonu.
Tekrar yalnızlığın o nahoş etkisine büründü. Cehennem nehrinde akıyordu şimdi. Ses yok, iz yok, sevgi yok, bir tek kişi dahi yok. Yalnız yapayalnız... Yavaşça ayağa kalktı, aynaya doğru yürüdü. Durdu, acımasızlığın kralı, kendisine bakıp gülümsüyordu şimdi. Aynaya doğru bir adım daha attı. Artık daha net görüyordu. Yalnızlığı tozlu raflardan çıkıp, onu ziyarete gelmişti. Ve belkide hiç gitmeyecekti.
Sözler... Yüreğine mıh gibi saplanan sözler... Ağırlığı altında ezildiği sözler. İsyan edip, ağladığı sözler... "Seni sevmiyorum, sen kendi yalnızlığında ezilmeye mahkumsun." Kulaklarında çınlıyordu bu sözler.
Aynadak adam ona bakıp güldükçe,onun içi daha da acıyordu. Kanı çekiliyordu adeta. Üşüyordu. Ruhunu teslim ediyordu Azrail'e. Bir ara kendisine geldi. Etrafa baktı. Üstü başı kan içindeydi. Yalnızlığın, acının ve öfkenin etkisiyle elini kesmiş olmalıydı. Belki hafifler diye acısı.
Pencereden dışarı baktığında mutluluğu görüyordu. Ama o hazan mevsiminde sonbaharı yaşıyordu. Onun hayatında yapraklar sararıyor, birer birer yuvaları olan ağaçları terkediyorlardı. Ağaçlar, tıpkı onun gibi yalnızlığa mahkum ediliyordu.
Suskunluğunu bozma vakti gelmişti.
O, artık susmayacaktı. Ya yeniden doğacaktı ya da kendini toprağın derin hüznüne bırakacaktı.
Şimdi seçme sırası.
Yeniden doğma vakti. Hayata yeniden bağlanma vakti...

Neden birbirimizden farklıyız?


                                 
Erkekler ve kadınlar arasındaki farklar yıllardır dile getirilen tartışmaların başında gelir. Bu farklılığın temeli toplumsal cinsiyet rollerine mi yoksa kadın ve erkek beynindeki farklılıklardan mı kaynaklandığı ise tartışmanın iki ana eksenini oluşturmakta. Peki, biz kadınların erkeklerden, erkeklerinde kadınlardan farklı olmasını sağlayan etken nedir ve bu etken bizi ne tür ayrımsal özelliklere göre donatmıştır?

Erkekler ile kadınların temeldeki farklılıkları daha çok dil, duygu, mekânsal algılar ile hafıza gerektiren konularda ortaya çıkmaktadır. Kadınların karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerini daha iyi anlayan empatik yapısı ile erkeklerin analiz etmeye yönelik sistematik beyin yapıları karşı karşıya gelmekte ve sonuçta ya birbirini tamamlayan bir zihinsel ve duygusal birliktelik ya da birbirini anlamakta güçlük çeken, oluşamadan biten bir birliktelik doğmasına neden oluyor. Araştırmalara göre bebek daha anne karnındayken biyokimyasalların etkisi bebekte farklı özelliklerin oluşmasını sağlıyor. Kız çocukları daha çok yumuşak ve oyuncak bebeklerle, erkek çocukları ise arabalarla oynamayı tercih eder. Kızlar erkeklerden daha fazla konuşmayı ve sohbet etmeyi sevdiği için her kız çocuğunun elinde tarak, ayna karşısına geçip şarkı söylemişliği vardır. Erkeklerse tam tersi boğuşma, atlama, koşma gibi oyunlarda kendini sergilemekten zevk almıştır. Kızlar genelde kompozisyon yazma, anlatıma dayalı alanlarda kendisini daha iyi ifade ederken; erkekler ise matematiksel işlemlerle uğraşmaktan, üç boyutlu düşünme gibi alanlarda kendisini bulur. Erkeklerin kızlardan en büyük üstünlük konusu ise yön bulma ve araba kullanmaktır. Yapılan araştırmalar da erkeklerin kadınlardan daha iyi araba kullandığını ortaya koymuştur.
Kadınlar konuşurlarken sağ ve sol beyin kürelerinin ikisini birlikte kullanırken, erkekler ise tek bir yarım küreyi daha baskın kullanıyor. Kadınlarda beynin sol küresi daha büyükken erkeklerde ise sağ küre daha büyüktür. Kadınlar her iki kulağını birden kullanırlarken erkekler iletişim içindeyken sol kulağını daha fazla kullanmayı tercih etmekte. Bir iş yapmak istedikleri zaman erkekler kendilerini diğer tüm şeylerden soyutlar. Yani aynı anda iki işi birden yapamazlar. Evde televizyon izlerken telefon çaldığında ya televizyonun sesini kısarlar ya da kapatırlar. Kadınlar ise çok işlevli bir beyin yapısına sahip oldukları için bir yandan televizyon izleyip diğer taraftan telefon ile konuşabilirler. Erkekler matematiksel işlemleri konuşmadan yaparken kadınlar aritmetik işlemleri sözel ifade ile yapar. Kadınlar daha fazla göz teması kurarken erkekler ise göz teması kurmaktan kaçınırlar. Renkleri ve renk farklılıklarını kadınlar daha kolay ayırt ederler. Onlar için alışveriş yaparken uzun saatler geçirmek ve çeşitli mağazalar dolaşmak olağanken erkekler için alacakları eşyanın işlevsel olması yeterlidir. Bir kadın ortalama 6 ile 8 bin kelime kullanırken erkeklerse günde ortalama 2 ile 4 bin kelime kullanır.

Gördüğümüz gibi bu tür farklılıklar hepimizin dikkatini çekebilecek şeylerdir. Ancak bu tür faklılıkları yaratan ister beynin işleyişi olsun ister toplumsal cinsiyet rollerinin birer getirisi olsun önemli olan bu farklılıkları değerlendirme biçimimizdir. Bir tarafı sahip olduğu özelliklerden dolayı üstün görmek ya da diğer tarafı olumsuz özellikler ile çerçeveleyip hayatın yaşanılırlığından uzaklaştırmak yapılacak en büyük hatalardan biri olur. İki cinsiyet arasında oluşan tüm farkların dikkat ettiğimiz zaman birbirini dengeleyen unsurlar olduğunu görürüz. Kadın ve erkek arasındaki ilişkinin sağlıklı olabilmesi için bence bu farklara ihtiyaç vardır. Sosyologlar ideal eş seçimlerinde birbirinden farklı özellikler sergileyen kişilerin daha sağlıklı bir evlilik yürüteceğini, sosyal psikologlar ise birbirleriyle aynı özelliklere sahip eşlerin daha mutlu olacağı görüşündedirler. Seçim sizin, kadın ve erkek arasındaki farkların insanların ortak noktada buluşmalarını engelleyecek faktörler olduğunu mu düşünüyorsunuz yoksa bu çeşitliliğin insanlığa katacaklarının ne kadar fazla olacağını mı?


                                                                                                                                

ben çocuğum


Ben bu yazıyı yazarken tarih 23 Nisan yani Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız. Her sene büyük coşkuyla kutlanan, her ülkeden onlarca çocuğun ülkemize sırf bu günü kutlamak için geldiği, tüm çocukluklarıyla masumca bugünü yaşamak ve arkadaşlığı bir de ülkemizde tanımak istedikleri o güzel gün. Ülkemizin ve tüm insanlığın en çok değer verdikleri kesim onlar, yani çocuklar. Peki, bizler adlarına bayramı olan bu çocuklar için neler yaptık, dahası onları önce insan olmaya sonra birer genç ve yetişkin olmaya nasıl hazırlıyoruz? Her durumda en savunmasız olanlar çocuklar değil miydi?

Anne babalar boşandıkları zaman yeterince ilgi gösterilmediği zaman en büyük zararı çocuklar görmez mi hep?
Kimi aileler değil midir çocukları üzerinde baskı kuran, kendi çizdikleri yola sürükleyenler?
Çocuklar değil miydi savaşlar da ölen, onlar değil miydi hep baba diye ağlayan?
Ve biz hep çocuklarımızdan şikâyetçi olmadık mı sokakta “kötü” birer adam haline geldikleri zaman? Belki de ilk bizler bıraktık düşerken ellerini, hata yaparak büyüyeceklerini belki de ilk biz unuttuk.

Oysa onlar sevgi istediler bizden sadece. Sorgulamadan, eleştirmeden onları kucaklayıp saracak bir sevgi. Anne baba dediler bizlere onları öpüp koklayacak, onlar için endişelenecek, hayatta yön bulmalarına yardımcı olacak. Onlardı geleceğimizin gençleri, onlardı geleceğimizin yetişkinleri. Hayaller hep onların üzerine kuruldu; mühendis, doktor, öğretmen…  Bizler biçtiğimiz kaftanlara yerleştirmedik mi onları sonra hadi oku, adam ol dedik. Ülkeler arası savaşlar çıktığında en çok sivil halk kaybetti sevdiğini, dışarıda oynamak sadece çocuk olmak isteyen çocuklar öldü, babalarıyla keyifli bir gün geçirmek isteyen çocuklar o çok sevdikleri babalarını bir daha göremediler.

Oysa 23 Nisanlar onlara armağan edilmemiş miydi, onların değerleri bilinsin diye verilmemiş miydi?

Atatürk çocuklara armağan ettiği bu gün için : ‎" Küçük hanımlar. Küçük beyler. Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, birer mutluluk parıltısısınız… Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz... ''  demiş. Peki, bizler bugün bizleri aydınlığa boğacak olan bu genç adaylarımızı sınavların altında ezilmeye mecbur edenler değil miyiz? Çocuklara çocuk olma hakkı vermeden, yetişkin olmayı öğretmedik mi? Sokakta koşup düşecek, kimi zaman ağlayacak ama büyümeyi öğreneceklerdi. Oysa şimdi koşmadan, düşmeden sadece ders çalışmakla görevli bir mecburiyetin köleleri haline geldiler. İstedikleri gibi davranamadan, öğretilmiş olanı uygulayan birer varlık haline gelmelerine izleyici kalmadık mı? Bir gün biri bu düzene dur demek istediğindeyse yine hiçbir şey olmamış gibi mecburiyetlerin öğretisini uygulamaya devam mı edeceğiz?

Oysa onlar bizlerden çocuk olmaktan başka bir şey istemediler. Küçücük bedenlerinde taşıdıkları kocaman kalpleriyle sardılar bizleri. Sevgi dolu gözleriyle baktılar bizlere. Sadece bakmadılar gördüler de içimizde ki bizi… Kimi zaman yaralarımızı sardılar, söyledikleri tek cümle yetti bizleri kendimize getirmeye. Küçücük yüreklerinde sakladıklarını bizlere sundular ve bizlere öyle dersler verdiler. İnsan ayırmamayı onlardan öğrendik, korkunun faydasızlığını, daha da önemli herkesin eşit ve bir olduğunu.  Öyle sıcak ve öyle içtendiler ki kızamadık bile onlara.  Fütursuzca istekleri oldu kimi zamanlar, yerine getiremedik. Oysa onlar çocuktu, hayatla baş başa kalmadan önce hakları değil miydi istemek, istediklerini yerine getirmek.

Haydi, gelin geleceğimizin mimarlarını, yarının gençlerinin, yetişkinlerini, istikballerimizin istediklerin yerine getirelim. Gelibolu gibi binlerce gencin, çocuğun şehit olduğu bu topraklarda çocuklarımızın, biz gençlerin yararlanabileceği yerler olsun. Bir sinema, bir tiyatro olsun. Giderek binalaşan, taşlaşan şehrimizde ağaç olsun, olsun ki çocuklarımız koşup oynayabilsinler. Sevgilerin en yücesiyle saralım ki onları Atatürk’ün mirasına sahip çıkmış olalım. Haydi, gelin, tüm çocukları saralım sonsuz sevgimizle, ayırmadan, ötekileştirmeden sadece çocuk olmalarıyla sevelim onları.

Hayat Ortağımız



Hayatımızda belli insanlar vardır, onlar özel insanlardır. Sevmeyi size onlar öğretir, gülmeyi, ağlamayı, paylaşmayı, hata yapınca af dilemeyi. Onlar ki sizi siz yapan yegâne insanlardır. Hayat boyunca yorulmadan dururlar yanınızda. Hiç eksik etmezler desteklerini. Öyle sıkı sararlar ki sizi siz bile şaşırırsınız. Bu nasıl özverili, derin bir sevgidir diye düşünürsünüz.

Sonra başlar hayat yolculuğu… Onlar olmadan yürümeye çalışırsınız. Önce düz bir çizgi gibidir, düşmek yok, sendelemek hiç yok. Büyük bir özgüvenle yürürken birden takılıverir ayağınız. Başladınız mı sendelemeye gerisi hiç bekletmeden gelmeye başlar. İlk kez takıldığında ayağınız çok daha güçlü bir şekilde ayağa kalkarsınız, belki de ilk hatada takılır düşer ve kalkamazsınız. İşte bu gibi durumlarda koşarak onlara gideriz, sarılır ağlar, af diler, tavsiye isteriz. Bize doğru yolu göster deriz. Anlamasını bekleriz, saygı duymasını her şeye rağmen sevmesini. Her durumda bize destek olmalarını…  

Bizleri bu kadar çok sevmelerine rağmen bizler onlara bağırır, onları kırar ve üzeriz. Bazen de alır başımızı gideriz onların olmadığı hayatlara. Karşı olduklarını, üzüleceklerini bile bile vazgeçeriz onlardan, bazen aramayız da.

Oysa onlar hep bekler bizi. Her durumda affetmeye hazır durumda. Kapıları hiç kapanmamıştır bizlere. Elbet geleceğizdir ve onlara öyle içten sarılacağız ki annem ve babam diyerek. Gözlerimiz kavuştuğunda konuşmamıza bile gerek kalmayacak. Çünkü onlar bizi öylesine candan seviyorlar. Hiç bir şey, hiçbir hatamız onları bizlerden vazgeçiremez. Anne ve baba olmak öyle sanrılı öyle sancılı ama öyle güzel bir şeydir ki onlar için. Evlat demek hayat demektir onlar için. Biz olmadan uyuyamazlar bile.

Öyle güzel insandırlar ki onlar. Annedir o candır, babadır o aşktır. Her sorunun içinden çözümü bulan, her zorluğu aşan, her durumda elimizi tutan ve bu elleri hiç bırakmayacak olan, hani derler ya gerektiğinde canlarını verebilecek, ağladığımızda bizden daha çok ağlayan, güldüğümüzde daha çok gülmemiz için uğraş veren, sevmenin ne demek olduğunu öğreten yüce insanlar, iyi ki sizler bizim yanımızdasınız. Onlar bizim daimi hayat ortağımız. Bir gün değil anne ve babanın günü, her daim her an… Hayatımızdan hiç eksilmeyin…

vazgeçiş


Vazgeçişlerin de bir usulü vardır. Değer vermesen bile karşındaki insana onunla geçen zamana saygın olmalıdır. Ayrıldık derken bile yüzünde saygı ifadesini taşımalıdır insan. Kırdıysa o insan seni en iyi cevap unutmaktır ona. Unutamam ben onu diyorsan hayatının aldığı çekilmezlik halini baştan kabul edeceksin. Soyunup üstünde ki tüm yükleri çıkardığında dahi omzunda ki ağırlık kalbinde ki nefessizlik halini sonuna kadar yaşayacaksın. Hareketsiz,sessizce… Vazgeçişin öyküsünü sen yazacaksın belki de. Ama kimseye belli etmeyeceksin yaşadıklarını. Ağıt yakar gibi derinden ve usulca yaşayacaksın. Değersizliğin i hatırlayacak öfke sellerine kapılacak geceler sana hiç olmadığı kadar hüzün getirecek ve sen sessizce o hüznün getirilerine katlanacaksın. Sen ki onun seni düşünmediğini, aklına bir kez dahi gelmediğini bilecek ve onun için onun yanında ki kızı kıskanacak ve hayatını paranoyalaştıracaksın.  Sen ki hayatının geri kalanını yüreğinden eksilmeyen bir ağırlıkla yaşayacaksın. Aldatılmanın acısını böylece omuzlarına alıp ona hayatını yaşama imkanını vereceksin.
Oysa ki onun hayatının amaçsızlığını görüp, sevebilme yetisinin dahi olmadığını fark edip, hayatta hiçbir şeyi başaramamış bir kemik yığınından ibaret olduğunu anladığın an diyeceksin geçen zamanımın yazıklığı ne tür insanlarla birlikte olmamam gerektiğini öğretti bana. Anladım ki adam dediğin iki güzel giyinmeden ibaret değil, iki güzel sözün eseri olmayacaksın. Onu pohpohlamadığın için sevinecek, ona  herkesten çok değer vermediğin için mutlu olacak ve onun kimseye değer veremeyecek kadar megolaman biri olduğunu anımsayınca ne kadar zavallı olduğunu fark edeceksin. Öyleyse hayatın kötü tarafının sana açtığı pencereden görünen o masmavi denizin tuzlu kokusunu ciğerlerin yanana kadar içine çekip diyeceksin ki insanların iki türlü olduklarını unutmuştum: ben ve diğerleri. Hatırlattığın için teşekkür ederim. Şimdi de bana sen ve diğerlerini öğretir misin? Böylece hayatın devamında yaşamının kalitesinin ne kadar arttığını görecek ve yüzünde ki gülümsemeyle aynaya bakacaksın. İşte o zaman yaşadığını hissedeceksin.