6 Eylül 2011 Salı

sustum,konuştum,yazdım.: ben çocuğum

sustum,konuştum,yazdım.: ben çocuğum: Ben bu yazıyı yazarken tarih 23 Nisan yani Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız. Her sene büyük coşkuyla kutlanan, her ülkeden onlarca çocu...

sustum,konuştum,yazdım.: hiç.işte.

sustum,konuştum,yazdım.: hiç.işte.: Hayatsızlığından dem vurma günleri gelir bazen insanoğlunun. Kırgın ve yılgın olduğu zamanlarda inanca tutunmak ister. Yeniden yaşabileceğ...

5 Eylül 2011 Pazartesi

hiç.işte.

Hayatsızlığından dem vurma günleri gelir bazen insanoğlunun. Kırgın ve yılgın olduğu zamanlarda inanca tutunmak ister.  Yeniden yaşabileceğine olan inanca. Uzatır elini, açar kulaklarını dayar başka insanların kalplerine,duymaya çalışır,hissetmeye,var olduğunu bilmeye. Zaman geçer,ne kadar kalırsa kalsın öyle, ne kadar öğrenmek isterse istesin kimseden gelecek o tiz çığlığı atacak bir kalp ritmini alamaz. Yalnızlığı,içine düştüğü aldatılmışlık hali sarmalar onu sıkıca, kollarından kurtulmak ister o kirli çıkı sarmaşığın,gevşetsin ister onu saran kollarını,çaresizliği örmesin üstüne örümcek ağını. Çok ta şey istemez aslında ya insanoğlu, birazcık umut işte hepsi o kadar. Nefes almaya yetecek kadar, yeniden sevmeyi isteyecek kadar, tüm tökezlemelere rağmen koşmaktan vazgeçmeyecek kadar. Aldığı nefese sahip olacak kadar, şükredecek,vazgeçmeyecek kadar.
Oysa hayatsızlığından dem vuran insanoğulları istemez,hissetmez,savaşmaz,sadece bekler. Biri gelipte onu hayata döndürene kadar. Öylece inançsızca,bilinçsizce dururlar. Yılgınlığa teslim,kırgınlığı nefrete dönüşmüş bir öfke seli halinde. Beklemekle geçirdiği her an onu taşlaşmış duygulara sürekler. Bir süre sonra hissedemez,isteyemez,sevemez,koşamaz hale gelir. Kırılmayan,sevmeyi bilmeyen bir adam olur,hayatı algılama işlevleri söner ve ölmeye mahkum olur. Geri de bıraktığı acı yüklü dizelerle .Geride bıraktığı hayatın ölümden sonrada değişmeyecek oluşuyla.

3 Eylül 2011 Cumartesi

yalnızlığın refahı

O,söylenecek sözlerin bittiği yerdeydi. Bir uçurum kenarında... Ruhundaki kara deliklere girip çıkanlara hakim olamadan, yalnızlığın son damlasında bulmuştu kendisini. Ağlamaktan şişen gözleri çok şey ifade ediyordu aslında.
Şimdi karşısında duran tek adamda bırakıp gitmişti onu. Tek başınaydı. Uzun süre öylece kaldı. Nitekim telefonun çalmasıyla kendisine geldi. Fakat açmadı telefonu.
Tekrar yalnızlığın o nahoş etkisine büründü. Cehennem nehrinde akıyordu şimdi. Ses yok, iz yok, sevgi yok, bir tek kişi dahi yok. Yalnız yapayalnız... Yavaşça ayağa kalktı, aynaya doğru yürüdü. Durdu, acımasızlığın kralı, kendisine bakıp gülümsüyordu şimdi. Aynaya doğru bir adım daha attı. Artık daha net görüyordu. Yalnızlığı tozlu raflardan çıkıp, onu ziyarete gelmişti. Ve belkide hiç gitmeyecekti.
Sözler... Yüreğine mıh gibi saplanan sözler... Ağırlığı altında ezildiği sözler. İsyan edip, ağladığı sözler... "Seni sevmiyorum, sen kendi yalnızlığında ezilmeye mahkumsun." Kulaklarında çınlıyordu bu sözler.
Aynadak adam ona bakıp güldükçe,onun içi daha da acıyordu. Kanı çekiliyordu adeta. Üşüyordu. Ruhunu teslim ediyordu Azrail'e. Bir ara kendisine geldi. Etrafa baktı. Üstü başı kan içindeydi. Yalnızlığın, acının ve öfkenin etkisiyle elini kesmiş olmalıydı. Belki hafifler diye acısı.
Pencereden dışarı baktığında mutluluğu görüyordu. Ama o hazan mevsiminde sonbaharı yaşıyordu. Onun hayatında yapraklar sararıyor, birer birer yuvaları olan ağaçları terkediyorlardı. Ağaçlar, tıpkı onun gibi yalnızlığa mahkum ediliyordu.
Suskunluğunu bozma vakti gelmişti.
O, artık susmayacaktı. Ya yeniden doğacaktı ya da kendini toprağın derin hüznüne bırakacaktı.
Şimdi seçme sırası.
Yeniden doğma vakti. Hayata yeniden bağlanma vakti...

Neden birbirimizden farklıyız?


                                 
Erkekler ve kadınlar arasındaki farklar yıllardır dile getirilen tartışmaların başında gelir. Bu farklılığın temeli toplumsal cinsiyet rollerine mi yoksa kadın ve erkek beynindeki farklılıklardan mı kaynaklandığı ise tartışmanın iki ana eksenini oluşturmakta. Peki, biz kadınların erkeklerden, erkeklerinde kadınlardan farklı olmasını sağlayan etken nedir ve bu etken bizi ne tür ayrımsal özelliklere göre donatmıştır?

Erkekler ile kadınların temeldeki farklılıkları daha çok dil, duygu, mekânsal algılar ile hafıza gerektiren konularda ortaya çıkmaktadır. Kadınların karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerini daha iyi anlayan empatik yapısı ile erkeklerin analiz etmeye yönelik sistematik beyin yapıları karşı karşıya gelmekte ve sonuçta ya birbirini tamamlayan bir zihinsel ve duygusal birliktelik ya da birbirini anlamakta güçlük çeken, oluşamadan biten bir birliktelik doğmasına neden oluyor. Araştırmalara göre bebek daha anne karnındayken biyokimyasalların etkisi bebekte farklı özelliklerin oluşmasını sağlıyor. Kız çocukları daha çok yumuşak ve oyuncak bebeklerle, erkek çocukları ise arabalarla oynamayı tercih eder. Kızlar erkeklerden daha fazla konuşmayı ve sohbet etmeyi sevdiği için her kız çocuğunun elinde tarak, ayna karşısına geçip şarkı söylemişliği vardır. Erkeklerse tam tersi boğuşma, atlama, koşma gibi oyunlarda kendini sergilemekten zevk almıştır. Kızlar genelde kompozisyon yazma, anlatıma dayalı alanlarda kendisini daha iyi ifade ederken; erkekler ise matematiksel işlemlerle uğraşmaktan, üç boyutlu düşünme gibi alanlarda kendisini bulur. Erkeklerin kızlardan en büyük üstünlük konusu ise yön bulma ve araba kullanmaktır. Yapılan araştırmalar da erkeklerin kadınlardan daha iyi araba kullandığını ortaya koymuştur.
Kadınlar konuşurlarken sağ ve sol beyin kürelerinin ikisini birlikte kullanırken, erkekler ise tek bir yarım küreyi daha baskın kullanıyor. Kadınlarda beynin sol küresi daha büyükken erkeklerde ise sağ küre daha büyüktür. Kadınlar her iki kulağını birden kullanırlarken erkekler iletişim içindeyken sol kulağını daha fazla kullanmayı tercih etmekte. Bir iş yapmak istedikleri zaman erkekler kendilerini diğer tüm şeylerden soyutlar. Yani aynı anda iki işi birden yapamazlar. Evde televizyon izlerken telefon çaldığında ya televizyonun sesini kısarlar ya da kapatırlar. Kadınlar ise çok işlevli bir beyin yapısına sahip oldukları için bir yandan televizyon izleyip diğer taraftan telefon ile konuşabilirler. Erkekler matematiksel işlemleri konuşmadan yaparken kadınlar aritmetik işlemleri sözel ifade ile yapar. Kadınlar daha fazla göz teması kurarken erkekler ise göz teması kurmaktan kaçınırlar. Renkleri ve renk farklılıklarını kadınlar daha kolay ayırt ederler. Onlar için alışveriş yaparken uzun saatler geçirmek ve çeşitli mağazalar dolaşmak olağanken erkekler için alacakları eşyanın işlevsel olması yeterlidir. Bir kadın ortalama 6 ile 8 bin kelime kullanırken erkeklerse günde ortalama 2 ile 4 bin kelime kullanır.

Gördüğümüz gibi bu tür farklılıklar hepimizin dikkatini çekebilecek şeylerdir. Ancak bu tür faklılıkları yaratan ister beynin işleyişi olsun ister toplumsal cinsiyet rollerinin birer getirisi olsun önemli olan bu farklılıkları değerlendirme biçimimizdir. Bir tarafı sahip olduğu özelliklerden dolayı üstün görmek ya da diğer tarafı olumsuz özellikler ile çerçeveleyip hayatın yaşanılırlığından uzaklaştırmak yapılacak en büyük hatalardan biri olur. İki cinsiyet arasında oluşan tüm farkların dikkat ettiğimiz zaman birbirini dengeleyen unsurlar olduğunu görürüz. Kadın ve erkek arasındaki ilişkinin sağlıklı olabilmesi için bence bu farklara ihtiyaç vardır. Sosyologlar ideal eş seçimlerinde birbirinden farklı özellikler sergileyen kişilerin daha sağlıklı bir evlilik yürüteceğini, sosyal psikologlar ise birbirleriyle aynı özelliklere sahip eşlerin daha mutlu olacağı görüşündedirler. Seçim sizin, kadın ve erkek arasındaki farkların insanların ortak noktada buluşmalarını engelleyecek faktörler olduğunu mu düşünüyorsunuz yoksa bu çeşitliliğin insanlığa katacaklarının ne kadar fazla olacağını mı?


                                                                                                                                

ben çocuğum


Ben bu yazıyı yazarken tarih 23 Nisan yani Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız. Her sene büyük coşkuyla kutlanan, her ülkeden onlarca çocuğun ülkemize sırf bu günü kutlamak için geldiği, tüm çocukluklarıyla masumca bugünü yaşamak ve arkadaşlığı bir de ülkemizde tanımak istedikleri o güzel gün. Ülkemizin ve tüm insanlığın en çok değer verdikleri kesim onlar, yani çocuklar. Peki, bizler adlarına bayramı olan bu çocuklar için neler yaptık, dahası onları önce insan olmaya sonra birer genç ve yetişkin olmaya nasıl hazırlıyoruz? Her durumda en savunmasız olanlar çocuklar değil miydi?

Anne babalar boşandıkları zaman yeterince ilgi gösterilmediği zaman en büyük zararı çocuklar görmez mi hep?
Kimi aileler değil midir çocukları üzerinde baskı kuran, kendi çizdikleri yola sürükleyenler?
Çocuklar değil miydi savaşlar da ölen, onlar değil miydi hep baba diye ağlayan?
Ve biz hep çocuklarımızdan şikâyetçi olmadık mı sokakta “kötü” birer adam haline geldikleri zaman? Belki de ilk bizler bıraktık düşerken ellerini, hata yaparak büyüyeceklerini belki de ilk biz unuttuk.

Oysa onlar sevgi istediler bizden sadece. Sorgulamadan, eleştirmeden onları kucaklayıp saracak bir sevgi. Anne baba dediler bizlere onları öpüp koklayacak, onlar için endişelenecek, hayatta yön bulmalarına yardımcı olacak. Onlardı geleceğimizin gençleri, onlardı geleceğimizin yetişkinleri. Hayaller hep onların üzerine kuruldu; mühendis, doktor, öğretmen…  Bizler biçtiğimiz kaftanlara yerleştirmedik mi onları sonra hadi oku, adam ol dedik. Ülkeler arası savaşlar çıktığında en çok sivil halk kaybetti sevdiğini, dışarıda oynamak sadece çocuk olmak isteyen çocuklar öldü, babalarıyla keyifli bir gün geçirmek isteyen çocuklar o çok sevdikleri babalarını bir daha göremediler.

Oysa 23 Nisanlar onlara armağan edilmemiş miydi, onların değerleri bilinsin diye verilmemiş miydi?

Atatürk çocuklara armağan ettiği bu gün için : ‎" Küçük hanımlar. Küçük beyler. Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, birer mutluluk parıltısısınız… Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz... ''  demiş. Peki, bizler bugün bizleri aydınlığa boğacak olan bu genç adaylarımızı sınavların altında ezilmeye mecbur edenler değil miyiz? Çocuklara çocuk olma hakkı vermeden, yetişkin olmayı öğretmedik mi? Sokakta koşup düşecek, kimi zaman ağlayacak ama büyümeyi öğreneceklerdi. Oysa şimdi koşmadan, düşmeden sadece ders çalışmakla görevli bir mecburiyetin köleleri haline geldiler. İstedikleri gibi davranamadan, öğretilmiş olanı uygulayan birer varlık haline gelmelerine izleyici kalmadık mı? Bir gün biri bu düzene dur demek istediğindeyse yine hiçbir şey olmamış gibi mecburiyetlerin öğretisini uygulamaya devam mı edeceğiz?

Oysa onlar bizlerden çocuk olmaktan başka bir şey istemediler. Küçücük bedenlerinde taşıdıkları kocaman kalpleriyle sardılar bizleri. Sevgi dolu gözleriyle baktılar bizlere. Sadece bakmadılar gördüler de içimizde ki bizi… Kimi zaman yaralarımızı sardılar, söyledikleri tek cümle yetti bizleri kendimize getirmeye. Küçücük yüreklerinde sakladıklarını bizlere sundular ve bizlere öyle dersler verdiler. İnsan ayırmamayı onlardan öğrendik, korkunun faydasızlığını, daha da önemli herkesin eşit ve bir olduğunu.  Öyle sıcak ve öyle içtendiler ki kızamadık bile onlara.  Fütursuzca istekleri oldu kimi zamanlar, yerine getiremedik. Oysa onlar çocuktu, hayatla baş başa kalmadan önce hakları değil miydi istemek, istediklerini yerine getirmek.

Haydi, gelin geleceğimizin mimarlarını, yarının gençlerinin, yetişkinlerini, istikballerimizin istediklerin yerine getirelim. Gelibolu gibi binlerce gencin, çocuğun şehit olduğu bu topraklarda çocuklarımızın, biz gençlerin yararlanabileceği yerler olsun. Bir sinema, bir tiyatro olsun. Giderek binalaşan, taşlaşan şehrimizde ağaç olsun, olsun ki çocuklarımız koşup oynayabilsinler. Sevgilerin en yücesiyle saralım ki onları Atatürk’ün mirasına sahip çıkmış olalım. Haydi, gelin, tüm çocukları saralım sonsuz sevgimizle, ayırmadan, ötekileştirmeden sadece çocuk olmalarıyla sevelim onları.

Hayat Ortağımız



Hayatımızda belli insanlar vardır, onlar özel insanlardır. Sevmeyi size onlar öğretir, gülmeyi, ağlamayı, paylaşmayı, hata yapınca af dilemeyi. Onlar ki sizi siz yapan yegâne insanlardır. Hayat boyunca yorulmadan dururlar yanınızda. Hiç eksik etmezler desteklerini. Öyle sıkı sararlar ki sizi siz bile şaşırırsınız. Bu nasıl özverili, derin bir sevgidir diye düşünürsünüz.

Sonra başlar hayat yolculuğu… Onlar olmadan yürümeye çalışırsınız. Önce düz bir çizgi gibidir, düşmek yok, sendelemek hiç yok. Büyük bir özgüvenle yürürken birden takılıverir ayağınız. Başladınız mı sendelemeye gerisi hiç bekletmeden gelmeye başlar. İlk kez takıldığında ayağınız çok daha güçlü bir şekilde ayağa kalkarsınız, belki de ilk hatada takılır düşer ve kalkamazsınız. İşte bu gibi durumlarda koşarak onlara gideriz, sarılır ağlar, af diler, tavsiye isteriz. Bize doğru yolu göster deriz. Anlamasını bekleriz, saygı duymasını her şeye rağmen sevmesini. Her durumda bize destek olmalarını…  

Bizleri bu kadar çok sevmelerine rağmen bizler onlara bağırır, onları kırar ve üzeriz. Bazen de alır başımızı gideriz onların olmadığı hayatlara. Karşı olduklarını, üzüleceklerini bile bile vazgeçeriz onlardan, bazen aramayız da.

Oysa onlar hep bekler bizi. Her durumda affetmeye hazır durumda. Kapıları hiç kapanmamıştır bizlere. Elbet geleceğizdir ve onlara öyle içten sarılacağız ki annem ve babam diyerek. Gözlerimiz kavuştuğunda konuşmamıza bile gerek kalmayacak. Çünkü onlar bizi öylesine candan seviyorlar. Hiç bir şey, hiçbir hatamız onları bizlerden vazgeçiremez. Anne ve baba olmak öyle sanrılı öyle sancılı ama öyle güzel bir şeydir ki onlar için. Evlat demek hayat demektir onlar için. Biz olmadan uyuyamazlar bile.

Öyle güzel insandırlar ki onlar. Annedir o candır, babadır o aşktır. Her sorunun içinden çözümü bulan, her zorluğu aşan, her durumda elimizi tutan ve bu elleri hiç bırakmayacak olan, hani derler ya gerektiğinde canlarını verebilecek, ağladığımızda bizden daha çok ağlayan, güldüğümüzde daha çok gülmemiz için uğraş veren, sevmenin ne demek olduğunu öğreten yüce insanlar, iyi ki sizler bizim yanımızdasınız. Onlar bizim daimi hayat ortağımız. Bir gün değil anne ve babanın günü, her daim her an… Hayatımızdan hiç eksilmeyin…

vazgeçiş


Vazgeçişlerin de bir usulü vardır. Değer vermesen bile karşındaki insana onunla geçen zamana saygın olmalıdır. Ayrıldık derken bile yüzünde saygı ifadesini taşımalıdır insan. Kırdıysa o insan seni en iyi cevap unutmaktır ona. Unutamam ben onu diyorsan hayatının aldığı çekilmezlik halini baştan kabul edeceksin. Soyunup üstünde ki tüm yükleri çıkardığında dahi omzunda ki ağırlık kalbinde ki nefessizlik halini sonuna kadar yaşayacaksın. Hareketsiz,sessizce… Vazgeçişin öyküsünü sen yazacaksın belki de. Ama kimseye belli etmeyeceksin yaşadıklarını. Ağıt yakar gibi derinden ve usulca yaşayacaksın. Değersizliğin i hatırlayacak öfke sellerine kapılacak geceler sana hiç olmadığı kadar hüzün getirecek ve sen sessizce o hüznün getirilerine katlanacaksın. Sen ki onun seni düşünmediğini, aklına bir kez dahi gelmediğini bilecek ve onun için onun yanında ki kızı kıskanacak ve hayatını paranoyalaştıracaksın.  Sen ki hayatının geri kalanını yüreğinden eksilmeyen bir ağırlıkla yaşayacaksın. Aldatılmanın acısını böylece omuzlarına alıp ona hayatını yaşama imkanını vereceksin.
Oysa ki onun hayatının amaçsızlığını görüp, sevebilme yetisinin dahi olmadığını fark edip, hayatta hiçbir şeyi başaramamış bir kemik yığınından ibaret olduğunu anladığın an diyeceksin geçen zamanımın yazıklığı ne tür insanlarla birlikte olmamam gerektiğini öğretti bana. Anladım ki adam dediğin iki güzel giyinmeden ibaret değil, iki güzel sözün eseri olmayacaksın. Onu pohpohlamadığın için sevinecek, ona  herkesten çok değer vermediğin için mutlu olacak ve onun kimseye değer veremeyecek kadar megolaman biri olduğunu anımsayınca ne kadar zavallı olduğunu fark edeceksin. Öyleyse hayatın kötü tarafının sana açtığı pencereden görünen o masmavi denizin tuzlu kokusunu ciğerlerin yanana kadar içine çekip diyeceksin ki insanların iki türlü olduklarını unutmuştum: ben ve diğerleri. Hatırlattığın için teşekkür ederim. Şimdi de bana sen ve diğerlerini öğretir misin? Böylece hayatın devamında yaşamının kalitesinin ne kadar arttığını görecek ve yüzünde ki gülümsemeyle aynaya bakacaksın. İşte o zaman yaşadığını hissedeceksin.